doktorculuk oyunu
1. sene asistanı
31 01 2012
monolog
nöbetçiyim. çok. çok sıkkınım. onlarca deneme yapmama rağmen yazamadım. hepsini sildim. bu nöbet de böyle geçti. ben en iyisi yatayım. arayan soran olmaz inşallah. yarın poliklinik yapıcam. ilk defa. ama sadece 1 günlük.
21 01 2012
kapısız evler sokağı
yürüyordum. yorgun, günün sonuna yaklaşmış. başımda hafif bir ağrı, göz kapaklarım ağır.. adımlarımın sesini dinleyerek yürüyordum. ellerim ceplerimde, üşümesin. paltomun yakası yüzümün yarısını kapatıyor. nefesimin sıcaklığı burnumun ucunda. ağzıma attığım damla sakızlı şekerin kokusuyla karısık. dilim yavaş hareketlerle şekeri yanağıma itiyor. düşünüyorum. bu hayat, hayal ettiğim yaşamak bu muydu? yaşalandım mı? 30'a az kaldı. neden hep lise yıllarıma geri dönüyorum belleğimde. o zamanlarda yaşayacağımı sandığım hayatın heyecanı ve hevesiyle şimdiyi kıyasladığımdan olsa gerek. bilinç altım aradaki zamanı hızlandırılmış bir karikatür temsiline çeviriyor. Tıp fakültesine girişim, ankaraya gelişim, burada gecen 6 sene , sonra Bitlis, tus, istifalar, asistanlık... hep koşturmaca, uykusuzluk, mor göz halkaları, usanmadan taşıdığım baş ağrısı. ve unuttuklarım... enstrumanlarımdan , notalarımdan, karakalemlerimden, boncuklarımdan...severek yaptığım her şeyden ve yazmaktan geriye bir okumak kaldı bana. o da son zamanlarda yeniden eskisi gibi okur oldum... evet, hiçbirine ayıracak zamanım, zamanım olsa gücüm yok sanki. geceler, üstelik bu aralar uykusuz ızdıraplı geeler ve bir örnek sabahlar birbirini kovalıyor. ayağım takılıyor. hafif bir sendelemenin ardından dengemi sağlıyorum. düşüncelerle dumanlanmış gözlerim yeniden baktıklarını görmeye başlıyor.hava iyiden iyiiye kararmış. sokak lambaları yanmaya başlamış. sevgili gölgem gelmiş de bana kim bilir ne zamandır eşlik eder olmuş. olduğumdan ince ve uzun olan gölgemi izlerken olmayan silüetim hoşuma gidiyor. biraz zayıflasam, yerde süzülen bu gölge gibi olsam. o anda dikkatimi çekiyor, yer.. ah bu yolu ne zaman parke taşlarıyla döşediler. üç gün önce bu sokak, yağan karla beraber yer yer çökmüş bozuk asfalt ve doğalgaz boru tamircilerinin üzerinden geçtiği, neredeyse bir patika yoluna dönüşmemiş miydi? kafamı kaldırıyorum. ama bu sokak tanıdık değil. aferim bana. deve kusu gibi başın önünde yürürsen olacağı bu.kaybolursun tabii. saate bakıyorum. ohooo işten çıkalı bir saate yaklaşmış. hiç farketmedim. bizim ev 20 dakikalık mesafede oysa. bir sokak numarası görmek umuduyla tabela arıyor gözlerim.bahçelievler muhitim. çok uzun sokaklar olmaz buralarda. mutlaka birbiriyle kesişen, bölüşen yol ağızları ve benim gibi şaşkınlara yol göstersin diye eski bilmem kaç yeni bilmem kaç şeklinde levhalarla çizilen oklar vardır. arkamı dönüyorum önce.hmmm yok. geri mi dönsem? ama yolun başı görünmüyor. baya ilerlemiş olmalıyım. en iyisi devam edeyim daha çabuk çıkarım ana yola. yürümeye devam ediyorum . e hala yok. biraz daha hızlı. ama bu sokağı ne bölen ne kesen başka bir yol yok. hatta bir dükkan , bakkal, büfe, taksi durağı, tabela...hiç biri yok. off çok güzel. emrahı arayayım bari. o beni bi yerden alır nasılsa. ........ açmıyor. aman ne hoş! zaten lazım olunca ulaşamam kimseye. neyse nasılsa bir yere çıkaracak bu yol beni. hızlanıyorum iyice. ne yorgunluk kaldı ne baş ağrısı. etrafta bir insan görürüm umuduyla bu defa gözlerim sağımı solumu tarıyarak yürüyorum. ben hep böyleyim, ankaraya ilk geldiğimde de kaybolmuştum da bir çiçekçiye kalığım yurdun adını sormuştum. bn yurda geldikten bir saat sonra da bi buket çiçek gelmişti. sonra da adamı arayıp beni zor duruma düşürdünüz diye terslemiştim. ne günlerdi. ne kadar da küçüktüm ama o zamanlar kendimi ne kadar büyümüş hissediyordum. ah ilerde birileri var sanki.koşuyorum,yaklaşıyorum... hayır gölgeymiş. hava iyice karardı çok güzel.en iyisi bi kapı filan çalayım da sorayım. en azından artık adresimi vermiceğimi biliyorum:) bu apartman da baya güzelmiş, heralde kiralar epey yüksektir. ukala olur şimdi buradakiler yana gireyim. köpek varmış yab bahçede de. neyse şu ilerdekini kestirdim gözüme. kapıcısı dairesi şu alt kattaki heralde. ona sorarım. bahçe kapısını itiyorum, soğuk demir elimi üşütüyor. montumu ağzımdan çekiyorum . giriş arkada heralde, dönüyorum toprağın arasına döşenmiş bahçe taşlarına basarak. ee giriş nerde? hey allahım bendeki de şans . görmedim heralde. bi tur daha atıyorum. yok!!! bu ne şimdi! yeni hırsızlık önlemi mi? allah allah...
baheden çıkıyorum. emrahı arıyorum yeniden. cevap vermiyor. bi yandaki bahçeye dalıyorum artık umursamadan kimlerin oturduğunu. doğrudan girişe yöneliyorum. yok ya kapı yok!!! iyi de nasıl olmaz. bu ne demek? kabus mu? besmele çekiyorum içimden. allahım noluyor. içimi dolduran korkuyu yenmek için dua okumaya başlıyorum. bi yandaki bahçeye giriyorum bu defa tedirgin etrafımı izliyorum. nerdeyim ben, niye bunca zamandır bir insan görmedim. bu sokak bitmiyor. önce pencerelere bakıyorum. ışıklar yanıyor. ışıklar yanıyor ama, ee bu insanlar evlerine bacadan mı giriyor. yine dönüyorum dört bir yanı. sırtımı soğuk bir ürperti kaplıyor. gözlerim doluyor. telefonu alıyorum elime yeniden. babamı arıyorum bu defa... cevap vermiyor. koşarak çıkıyorum bahçeden. yol boyu bi yandan koşup bi yandan sağımda ve solumda dizili binalara bakıyorum. hayır yok hiç birinin kapısı yok. ilerde yanan sokak lambasının altına geldiğimde, aydınlığa sığınıyorum. kaldırımın kenarına oturup ağlamaya başlıyorum. başım dizlerime dayanmış. gözyaşlarım dizlerimi ıslatıyor bir el dokunuyor omuzuma. sıçrayorum. gözlerim kocaman açılmış bir halde bakıyorum. bir kadın, 35 yaşlarında kızıl saçlı. neden ağlıyorsun annenini mi kaybettin diyor. ne diyorum ne annesi?! sesim kulağımı tırmalıyor. ellerimi gözüme siper ediyorum. oldum olası güneşe bakamam. güneş!!! aman allahım, hava aydınlık,öğlen olmuş. bunca zaman ağlamış olamam. acaba uyuya mı kaldım? saçmalama sakin ol. kadın yine aynı şeyi soruyor, buraya ailenle mi geldin küçük... ne! küçük mü? sesim!!! ayağa fırlıyorum. kadının beline geliyor boyum. ellerimle vücudumu yokluyorum. üzerimde mavi çizgili kalın penye bir etek, beyaz dantel bileklikli çoraplar ve yandan tek bantla bağlanmış beyaz ayakkabılarım. sağ tekinin üzerinde iki çizik var. geçen gün parkta oynarken olmuştu. annem spor ayakkabılarını giy demişti de ben inat etmiştim. zihnimde benim irademde olmadan akan bu düşüncelerle irkiliyorum. etrafıma bakıyorum hızlıca. kalabalık, sıcak bir yaz gnü. vakit öğlen olmalı. uzaktan sarı kahve benekleri olan uzun bir boyun görüyorum. ağzını açıp kapıyor. yüzü yana dönük. daha yakından görmek için tel örgüler yaslanmış insanların başları üzerinde geziniyor gözlerim. beynim artık gördüklerimi algılayamıyor.gözlerimi sımsıkı kapatıyorum bir kaç saniye sonra açıyorum yeniden. bir züraafa bu. bu.. burası hayvanat bahçesi. ağladığımı farketmemiştim. kadın mendiliyle gözyaşlarımı siliyor,irkiliyorum yeniden. elimden tutuyor. gel şuradan anons ettirelim adın ne senin bakalım? ne diyeceğimi bilemeden olduğum yerde duruyorum. kadın bana bakıyor, ben sonunda cesaret edip ağzımı açıyorum..boğazımı temizliyorum. nasıl çıkacağını merak ederek, teşekkür ederim ama ben bulurum diyorum ince çocuk sesimle. elini bırakıp yürümeye başlıyorum. ben bugünü hatırlıyorum. 6 yaşlarımdayken ankarada hayvanat bahçesine gelmiştik kuzenlerimle. ben kaybolmuştum. evet üzerimde bu elbise vardı. saçlarım enseme kadar ancak uzamıştı. annem kakhküllerim alnıma dökülmesin diye saçlarımı minik bir lastike tutturmuştu. elimi başımın üzerine götürüyorum istemsiz, dokunuyorum. evet,papatyalı tokam,maviydi. hatırlıyorum. O gün, ''artık kendi başımayım, başımın çaresine bakmalıyım. şimdi nerede uyuyacağımı bulmalıyım'', diyen korkusuz çocuk ruhumun yerinde 28 yaşında kalbi patlaycak kadar hızlı çarpan bir ruh taşıyordum. nerede uyuyacağıma karar verdikten sonra,( kediler için yapılmış boş kulübeleri gözüne kestiren 6 yaşındaki rabiş yemeği nereden bulacağını düşünürken), babam bulmuştu beni. tam da bu büfenin önünde. büfenin duvarına eklenmiş taş banka oturdum. insanları izlemeye başladım. kendime itiraf edemesem de babamı beklemeye başlamıştım. babam gelirse şu anki haliyle mi gelecek acaba? tüm bu olanlara anlam vermem imkansızdı. artık düşünemez olmuştum. çaresizce sırtımı yasladım . yorulmuştum. acıkmıştım. tabii ki ne cebimde param ne telefonum vardı. saat öğlen bir filan olmalıydı. güneş tüm vücudumu ısıtmıştı. sıcağın etkisiyle oturduğum yerde iyice gevşedim. başımı yasladım dizlerime, gözlerimi kapadım. etrafı dinlemeye başladım. çok sesli bir koro gibi hiç yavaşlamadan konusuyordu insanlar.....nefes alış verişlerim yavaşladı önce sonra kalp çarpıntım. içimden söylemeye başladım. babam gelecek, babam gelecek... Rabiş!! Rabiş!!! gözlerimi açtım....
..........
babama söylersem size kızar diyorum. sesimi uzaktan duyuyorum. karşımda yaşça benden büyük oldukları belli çocuklar. bizim sokağın çocukları. başımın etrafına toplanmışlar, ayakta, duruyorlar. boyları daha da uzun,gövdeleri daha da iri görünüyor oturduğum yerden. uzun ve kocaman sokakları olan bir mahallede oturuyoruz. ya da o yaşlarda bana öyle görünüyor.her yer ağaçlı çiçekli bahçelerle dolu. bahçeleri yollardan ayıran yarım metre uzunluğunda taş duvarlar uzanıyor sağlı sollu. ben yere çömelmiş oturuyorum. dizlerim gözyaşlarımla ıslanmış. kaybettiğim evimi arıyorum. bizim sokakta çok çocuk var. ben 4 yaşımdayım. annem izin verince aşağı inip ben de oyun oynuyorum, solucan topluyoruz,saklambaç oynuyoruz. köşedeki bakkal amcadan salam ekmek alıyoruz. ben parasız veriyor sanıp adama üzülüyorm. tüm salamlarını bize veriyor diye. sonradan öğreniyorum babamın hesabına deftere yazdığını. '' ne oldu niye ağlıyon küçük, bi şey mi kaybettin?'' diyor içlerinde en uzun olanı. hayıy! diyorum korktuğumu belli etmemeye çalışarak. hiç bi şey kaybetmedim. evet sesim oldukça kendimden emin çıkıyor,aferim bana. ama hepsi de gülüyor. neden gülüyor? benden ne istiyorlar diye bakıyorum yüzlerine. soramıyorum. korktuğum cevabı verecekler diye soramıyorum. ''niye ...siz bi şey mi buldunuz?...''
benle dalga geçiyorlardı, ama benim onlara kafa tutacak gücüm yoktu. çim ezik, gözlerim ıslak. bi tanesi halime acıdı , bırakın ya zaten ağlamış hadi parka gidip sallanalım dedi. uzaklaşırken uzun olanı rakasını döndü,'' yırttım yırttım çöpe attım hah haha!!!'' dedi...
annem aşağı inebilirsin diye izin verdiğinde üzerimi değiştirmek için odama gittim. komidinimin boyumun yetiştiği çekmecelerinden birini açıp içinden şortumu çıkarttım. pijamamın altıyla değiştirerek çoraplarımı giyindim. ayağa kalktım, kapıdan çıkarken çekmeceyi açık bıraktığım aklıma geldi. geri dönüp çekmeceyi kapatırken kağıt evimi gördüm. komidinin üzerinde diğerlerinin yanında duruyordu. kırmızı tuğla duvarları , parke taşlarla döşenmiş bahçesi, bahceden üst kata kıvrılarak yükselen dar merdiveni, kırmızı kiremit çatısında kocaman bir bacası olan şirin mi şirin bir evdi. adını hatırlayamadığım bir gazete, kartonlardan kesip yapıştırarak yapabileceğimiz evler veriyordu. akşamları sehpanın etrafına oturup babamla yapıyorduk. annem ortalığı kirletmeyelim diye bizi tembihliyordu. en son evi dün bitirmiştik. pırıl pırıl, yıpranmamış kartonunun parladığı iki katlı, şirn mi şirin evim. gözlerime okşadım her bir kösesini. pufu komidinin yanına çekip üzerine çıktım. evime uzandım. kucağıma sanki minik bir kedi yavrusu taşıyormuş gibi alarak dikkatlice aşağı indim. anneme göstermeden kapıya yöneldim. kapıyı açacakken annem mutfaktan çıktı. evini mi götürüyorsun? kaybedebrsin götürme, dedi. ben en inat tonlamamla kaybetmem onla oynucam ben diyerek fırladım. sevgili evim kucağımda bahçelerin arasında dolaşmaya başladım. kendime güzel gölgelik bir yer buldum. yerdeki taşları temizleyip evimi dikkatlice yere bıraktım. işaret parmağım ve orta parmağımla evimin minik çiçekli bahçesinde dolaşmaya başladım. yere serpilmiş altıgen taşlara basarak evin önüne geldim. daracık merdivenlerden kıvrılarak yukarı çıkmaya başladım. basamaklar bittiğinde evin kapısını çalmak için işaret parmağımı havaya kaldırdım....kapı yok... aa neden kapı yok. kapıyı çizmeyi untmuşlaa galiba, dedim. evimi yanıbaşımızda duran ağacın arkasına saklayıp eve doğru kostum. bir kalem bulup geri dönecek, evime güzel bir kapı çizecektim. koşarken kenarda açmış mini mini beyaz papatyalar gördüm. anneme toplasam mı? neyse sona toplayım. kapının zilini çaldım. anne evime kağpı çizmeyi unutmşlaa bana bi kalem veysene siyah olsun, kapı çizicem...
geri döndüğümde evim yoktu. yanlış yere mi bakıyorum acaba diye tüm bahçeleri, ağaç diplerini aradım. tüm çocuklara sordum. evimi göydünüz mü? bulamadım. içimden anneme gidip sarılıp ağlamak geliyordu ama annem bana götürme demişti. ve ben onu dinlememiştim. hem babamla birlikte yapmıstık. daha yepyeniydi. babam da çok sevmişti. kutsal emanetini kaybetmiş bir insan ağırlığıya olduğum yere çöktüm....
....
babama söylicem sizii...... yere çömlemiş başımı dizlerime dayamıştım. minik ellerim yüzümü kapatış, dizlerim gözyaşlarımla ıslanmıştı...babam size kızar...Rabiş!! Rabiş!! hadi tatlım çay oldu...........
baheden çıkıyorum. emrahı arıyorum yeniden. cevap vermiyor. bi yandaki bahçeye dalıyorum artık umursamadan kimlerin oturduğunu. doğrudan girişe yöneliyorum. yok ya kapı yok!!! iyi de nasıl olmaz. bu ne demek? kabus mu? besmele çekiyorum içimden. allahım noluyor. içimi dolduran korkuyu yenmek için dua okumaya başlıyorum. bi yandaki bahçeye giriyorum bu defa tedirgin etrafımı izliyorum. nerdeyim ben, niye bunca zamandır bir insan görmedim. bu sokak bitmiyor. önce pencerelere bakıyorum. ışıklar yanıyor. ışıklar yanıyor ama, ee bu insanlar evlerine bacadan mı giriyor. yine dönüyorum dört bir yanı. sırtımı soğuk bir ürperti kaplıyor. gözlerim doluyor. telefonu alıyorum elime yeniden. babamı arıyorum bu defa... cevap vermiyor. koşarak çıkıyorum bahçeden. yol boyu bi yandan koşup bi yandan sağımda ve solumda dizili binalara bakıyorum. hayır yok hiç birinin kapısı yok. ilerde yanan sokak lambasının altına geldiğimde, aydınlığa sığınıyorum. kaldırımın kenarına oturup ağlamaya başlıyorum. başım dizlerime dayanmış. gözyaşlarım dizlerimi ıslatıyor bir el dokunuyor omuzuma. sıçrayorum. gözlerim kocaman açılmış bir halde bakıyorum. bir kadın, 35 yaşlarında kızıl saçlı. neden ağlıyorsun annenini mi kaybettin diyor. ne diyorum ne annesi?! sesim kulağımı tırmalıyor. ellerimi gözüme siper ediyorum. oldum olası güneşe bakamam. güneş!!! aman allahım, hava aydınlık,öğlen olmuş. bunca zaman ağlamış olamam. acaba uyuya mı kaldım? saçmalama sakin ol. kadın yine aynı şeyi soruyor, buraya ailenle mi geldin küçük... ne! küçük mü? sesim!!! ayağa fırlıyorum. kadının beline geliyor boyum. ellerimle vücudumu yokluyorum. üzerimde mavi çizgili kalın penye bir etek, beyaz dantel bileklikli çoraplar ve yandan tek bantla bağlanmış beyaz ayakkabılarım. sağ tekinin üzerinde iki çizik var. geçen gün parkta oynarken olmuştu. annem spor ayakkabılarını giy demişti de ben inat etmiştim. zihnimde benim irademde olmadan akan bu düşüncelerle irkiliyorum. etrafıma bakıyorum hızlıca. kalabalık, sıcak bir yaz gnü. vakit öğlen olmalı. uzaktan sarı kahve benekleri olan uzun bir boyun görüyorum. ağzını açıp kapıyor. yüzü yana dönük. daha yakından görmek için tel örgüler yaslanmış insanların başları üzerinde geziniyor gözlerim. beynim artık gördüklerimi algılayamıyor.gözlerimi sımsıkı kapatıyorum bir kaç saniye sonra açıyorum yeniden. bir züraafa bu. bu.. burası hayvanat bahçesi. ağladığımı farketmemiştim. kadın mendiliyle gözyaşlarımı siliyor,irkiliyorum yeniden. elimden tutuyor. gel şuradan anons ettirelim adın ne senin bakalım? ne diyeceğimi bilemeden olduğum yerde duruyorum. kadın bana bakıyor, ben sonunda cesaret edip ağzımı açıyorum..boğazımı temizliyorum. nasıl çıkacağını merak ederek, teşekkür ederim ama ben bulurum diyorum ince çocuk sesimle. elini bırakıp yürümeye başlıyorum. ben bugünü hatırlıyorum. 6 yaşlarımdayken ankarada hayvanat bahçesine gelmiştik kuzenlerimle. ben kaybolmuştum. evet üzerimde bu elbise vardı. saçlarım enseme kadar ancak uzamıştı. annem kakhküllerim alnıma dökülmesin diye saçlarımı minik bir lastike tutturmuştu. elimi başımın üzerine götürüyorum istemsiz, dokunuyorum. evet,papatyalı tokam,maviydi. hatırlıyorum. O gün, ''artık kendi başımayım, başımın çaresine bakmalıyım. şimdi nerede uyuyacağımı bulmalıyım'', diyen korkusuz çocuk ruhumun yerinde 28 yaşında kalbi patlaycak kadar hızlı çarpan bir ruh taşıyordum. nerede uyuyacağıma karar verdikten sonra,( kediler için yapılmış boş kulübeleri gözüne kestiren 6 yaşındaki rabiş yemeği nereden bulacağını düşünürken), babam bulmuştu beni. tam da bu büfenin önünde. büfenin duvarına eklenmiş taş banka oturdum. insanları izlemeye başladım. kendime itiraf edemesem de babamı beklemeye başlamıştım. babam gelirse şu anki haliyle mi gelecek acaba? tüm bu olanlara anlam vermem imkansızdı. artık düşünemez olmuştum. çaresizce sırtımı yasladım . yorulmuştum. acıkmıştım. tabii ki ne cebimde param ne telefonum vardı. saat öğlen bir filan olmalıydı. güneş tüm vücudumu ısıtmıştı. sıcağın etkisiyle oturduğum yerde iyice gevşedim. başımı yasladım dizlerime, gözlerimi kapadım. etrafı dinlemeye başladım. çok sesli bir koro gibi hiç yavaşlamadan konusuyordu insanlar.....nefes alış verişlerim yavaşladı önce sonra kalp çarpıntım. içimden söylemeye başladım. babam gelecek, babam gelecek... Rabiş!! Rabiş!!! gözlerimi açtım....
..........
babama söylersem size kızar diyorum. sesimi uzaktan duyuyorum. karşımda yaşça benden büyük oldukları belli çocuklar. bizim sokağın çocukları. başımın etrafına toplanmışlar, ayakta, duruyorlar. boyları daha da uzun,gövdeleri daha da iri görünüyor oturduğum yerden. uzun ve kocaman sokakları olan bir mahallede oturuyoruz. ya da o yaşlarda bana öyle görünüyor.her yer ağaçlı çiçekli bahçelerle dolu. bahçeleri yollardan ayıran yarım metre uzunluğunda taş duvarlar uzanıyor sağlı sollu. ben yere çömelmiş oturuyorum. dizlerim gözyaşlarımla ıslanmış. kaybettiğim evimi arıyorum. bizim sokakta çok çocuk var. ben 4 yaşımdayım. annem izin verince aşağı inip ben de oyun oynuyorum, solucan topluyoruz,saklambaç oynuyoruz. köşedeki bakkal amcadan salam ekmek alıyoruz. ben parasız veriyor sanıp adama üzülüyorm. tüm salamlarını bize veriyor diye. sonradan öğreniyorum babamın hesabına deftere yazdığını. '' ne oldu niye ağlıyon küçük, bi şey mi kaybettin?'' diyor içlerinde en uzun olanı. hayıy! diyorum korktuğumu belli etmemeye çalışarak. hiç bi şey kaybetmedim. evet sesim oldukça kendimden emin çıkıyor,aferim bana. ama hepsi de gülüyor. neden gülüyor? benden ne istiyorlar diye bakıyorum yüzlerine. soramıyorum. korktuğum cevabı verecekler diye soramıyorum. ''niye ...siz bi şey mi buldunuz?...''
benle dalga geçiyorlardı, ama benim onlara kafa tutacak gücüm yoktu. çim ezik, gözlerim ıslak. bi tanesi halime acıdı , bırakın ya zaten ağlamış hadi parka gidip sallanalım dedi. uzaklaşırken uzun olanı rakasını döndü,'' yırttım yırttım çöpe attım hah haha!!!'' dedi...
annem aşağı inebilirsin diye izin verdiğinde üzerimi değiştirmek için odama gittim. komidinimin boyumun yetiştiği çekmecelerinden birini açıp içinden şortumu çıkarttım. pijamamın altıyla değiştirerek çoraplarımı giyindim. ayağa kalktım, kapıdan çıkarken çekmeceyi açık bıraktığım aklıma geldi. geri dönüp çekmeceyi kapatırken kağıt evimi gördüm. komidinin üzerinde diğerlerinin yanında duruyordu. kırmızı tuğla duvarları , parke taşlarla döşenmiş bahçesi, bahceden üst kata kıvrılarak yükselen dar merdiveni, kırmızı kiremit çatısında kocaman bir bacası olan şirin mi şirin bir evdi. adını hatırlayamadığım bir gazete, kartonlardan kesip yapıştırarak yapabileceğimiz evler veriyordu. akşamları sehpanın etrafına oturup babamla yapıyorduk. annem ortalığı kirletmeyelim diye bizi tembihliyordu. en son evi dün bitirmiştik. pırıl pırıl, yıpranmamış kartonunun parladığı iki katlı, şirn mi şirin evim. gözlerime okşadım her bir kösesini. pufu komidinin yanına çekip üzerine çıktım. evime uzandım. kucağıma sanki minik bir kedi yavrusu taşıyormuş gibi alarak dikkatlice aşağı indim. anneme göstermeden kapıya yöneldim. kapıyı açacakken annem mutfaktan çıktı. evini mi götürüyorsun? kaybedebrsin götürme, dedi. ben en inat tonlamamla kaybetmem onla oynucam ben diyerek fırladım. sevgili evim kucağımda bahçelerin arasında dolaşmaya başladım. kendime güzel gölgelik bir yer buldum. yerdeki taşları temizleyip evimi dikkatlice yere bıraktım. işaret parmağım ve orta parmağımla evimin minik çiçekli bahçesinde dolaşmaya başladım. yere serpilmiş altıgen taşlara basarak evin önüne geldim. daracık merdivenlerden kıvrılarak yukarı çıkmaya başladım. basamaklar bittiğinde evin kapısını çalmak için işaret parmağımı havaya kaldırdım....kapı yok... aa neden kapı yok. kapıyı çizmeyi untmuşlaa galiba, dedim. evimi yanıbaşımızda duran ağacın arkasına saklayıp eve doğru kostum. bir kalem bulup geri dönecek, evime güzel bir kapı çizecektim. koşarken kenarda açmış mini mini beyaz papatyalar gördüm. anneme toplasam mı? neyse sona toplayım. kapının zilini çaldım. anne evime kağpı çizmeyi unutmşlaa bana bi kalem veysene siyah olsun, kapı çizicem...
geri döndüğümde evim yoktu. yanlış yere mi bakıyorum acaba diye tüm bahçeleri, ağaç diplerini aradım. tüm çocuklara sordum. evimi göydünüz mü? bulamadım. içimden anneme gidip sarılıp ağlamak geliyordu ama annem bana götürme demişti. ve ben onu dinlememiştim. hem babamla birlikte yapmıstık. daha yepyeniydi. babam da çok sevmişti. kutsal emanetini kaybetmiş bir insan ağırlığıya olduğum yere çöktüm....
....
babama söylicem sizii...... yere çömlemiş başımı dizlerime dayamıştım. minik ellerim yüzümü kapatış, dizlerim gözyaşlarımla ıslanmıştı...babam size kızar...Rabiş!! Rabiş!! hadi tatlım çay oldu...........
01 01 2012
yeni yıl
çoğumuz gibi, ben de bu senenin nasıl geçtiği ve gelecek günlerden neler beklediğim muhteviyatlı düşünceler içindeyim. geçirdiğim seneler arttıkça (ve dahi yaşlandıkça) geçmiş yılbaşlarımı düşünüyorum. nerde ve nasıl girdiğimi, ne umup ne bulduğumu. benim hayatımın en karmaşık yıllarını geçirdim. 2010 benim senem olacak diyorken başıma hiç ummadığım şeyler geldi. yaşamak istemeden yaşadığım 11 ay geçti. 2011'de ise babama kavustum, evlendim, güzel bir evim, sıcak bir yuvam oldu. babamın tayini ankaraya çıktı. ailem yanıma geldi. kardeşim mezun oldu ve işe başladı. böyle yazınca, daha ne olsun diyor içimdeki ses. ama o biliyor ki yaşadığım her güzel şeyi geçmiş senenin acılarının gölgesi ile kararttım. ama bu seneye, yeni evimde, annem ve babam ve sevgilimle girdim. yaptığım yemeği herkes çok beğendi. kabak tatlısı yaptık,kestaneler çizdik,3 defa çay demledik. midemiz izin vermediği için mısır patlatamadık ve pastamızı yiyemedik. sonra park caddesindeki sokak konserine gitmek üzere önde annemler arkada biz ümitköye koyulduk. ancak tıkalı trafikten başka bişey bulamadık. biz de ankarayı turladık. sokaklarda kendilerinden geçmiş eylenen,aklı selim yüryen, arabalarda dans eden ,mekanların önünde sıralanmış arabalardan, atılan havai fişeklerden bir kolajla girdik yeni yıla. ve şükürler olsun, daha ne isterim hayattan.
18 12 2011
bugün pazar hava kapalı hastanedeyim bi de annemi özledim
bu hafta nasıl geçti anlamadım. hiç nöbetim yoktu ama yine de tüm kaslarım ayrı ayrı ağrıyor. bugün nöbete gelirken çok zorlandım. havadandır heralde. perşembe akşamı sevgilimin annesi geldi ankaraya. onu ziyarete gittik. cuma akşamı arkadaşlarım geldi evimizi hayırlamaya. bize çok güzel bir saat almışlar. saat istasyonlarda takılı olan iki taraflı yuvarlak duvara monte saatlere benzetilmiş. tabi biz ikimiz de çok becerikli olduğumuz için bir çivi çakmak amacıyla duvarda 5 ayrı yıkık alan oluşturabildiğimizden gelmişken bir de takar mısınız dedik. çocuk insaat mühendisi elinden gelir nasılsa dedik. yarım saat insanları koltuk tepelerinde matkaplar tornavidalar elektrik süpürgeleriyle dolandırdık. tabi biraz da mahcup olduk. ama çok güzel oldu. dün sabah da emrahın annesi dayısıgil filan geldiler kahvaltıya. geldiklerinde saat 12 buvuk olmuştu. ben 10a kadar uyudum emrah hazırlamış her şeyi. sonra ben de kalktım. portakal suyusıktık. bekle bekle gelene kadar bari börek yiyelim dedik. kendimize sallama çay yaptık. sonra playstation oynadık. little big planet diye bir oyun. çok güzel bir oyun. aaa koridordan bağırışmalar geliyor. birileri kavga ediyor yine. hasta yakınları ve hemşirenin sesi sanırım. neyse ben gidip bi bakayım... tam geri dönmüş bi cümle yazıyordum ki odamın kapısı açıldı bi hasta kötüleşmiş. koştuk baktık teyze tuvalete kalkınca byığılmış. genel durumu iyi, 50 yaşlarında bi kadıncağızdı. ek hastalığı yoktu. parkinson nedeniyle yatıyordu. hemen yoğun bakıma çektik,entübe ettik, tam 1.5 hatta 2 saat resusitasyon yaptık. ama teyzem geri döndü. şimdi stabil durumu. inşallah toparlar da yoğun bakımdan çıkısını görürüm. bu arada benim yukarıda sorumlu olduğum ara yoğun bakımda bir sürü işim vardı, acilde dahiliye yoğun bakımda hastalar için beni arıyorlardı. ve biz akşam 6ya kadar yemek yicek vakit bulamadan koştuk durduk. neyse şimdi biraz sakinleştik. inşallah bu günlük bu kadardır. yarın akşam olsa da evime gitsem...
05 12 2011
emel sayın konseri
4 yaşımdayken, emel sayın TV 1 ekranında muhteşem sarı saçları ve mavi gözleriyle bir prenses edasıyla şarkı söylerken ben, zeki mürenin amca değil de teyze olduğuna annemin el kadar çocukla dalga geçtiğini bilmediğim haylaz arkadaşını inandırmaya çalışırken, mide bulantımı araba teybine takılan mavi kağıt çıkartmalı barış manco kasetiyle kendimden geçerek geçirirken... işte 4 yaşımdayken.... o çok, en güzel zamanlarında yaşamımın, zümrüt gibi parladığı, hayatta zümrüdü anka kuşlarının olduğuna inanırken hala...gözlerimi dikmiş hayran hayran izlerken ve yalnız kaldığımda her hareketini taklit ederek eşlik ederken. emel sayın hep o şarkıyı söylerdi. yağdır mevlam su...
24 sene.
aradan geçen zamana bakınca kendimi tıpkı şarkıda söylenen kurumuş topraklar gibi hissediyorum.
Ankara'ya gelmiş! internetten gazete okurken gördüm haberini. sanat yılının 45. yılını kutlayacakmış. ilk ankara radyosunda başlamış.
.........emrah, emel sayın geliyormuş gidelim mi?
emrah çok da istemeyerek olur dedi. biletimizi aldık ve gittik. yaş ortalamasını söylememe gerek yok sanırım. konser başladı. uzaktık sahneye, öyle ayrıntıları secebilecek bir mesafede olmadığımdan uzaktan sadece sarı saçlarını ve değiştirdiği kostümlerin parıltısını görüyodum. konser başladı. öyle sandığım kadar güzel olmadı. bilindik türk sanat müziği sarkıları, her yerde dinleyebileceğiniz türden. ve çok bağıran bir orkestra ardında kalmış emel sayın. ama bu emel sayın işte, çocukluğumun kahramanı, o kadarcık halimle beni duygulandıran bakışlarımı bilmediğim uzaklara daldıran...
sonra o başladı. benim şarkım. yağdır mevlam su. yüzümde kocaman bir gülümseme ve yanaklarımdan süzülen yaşlarla, 24 sene önceki küçük kızın tüm güneşli günlerini yeniden gözlerimin önüne serdi.
iyi ki dedim, gelmişim. asla unutmayacağım 3 dakikalık sarkı 3 saatlik sıkıcı konsere deydi.
hala söylüyorum ,yağdır mevlaaam suuuuu....
24 sene.
aradan geçen zamana bakınca kendimi tıpkı şarkıda söylenen kurumuş topraklar gibi hissediyorum.
Ankara'ya gelmiş! internetten gazete okurken gördüm haberini. sanat yılının 45. yılını kutlayacakmış. ilk ankara radyosunda başlamış.
.........emrah, emel sayın geliyormuş gidelim mi?
emrah çok da istemeyerek olur dedi. biletimizi aldık ve gittik. yaş ortalamasını söylememe gerek yok sanırım. konser başladı. uzaktık sahneye, öyle ayrıntıları secebilecek bir mesafede olmadığımdan uzaktan sadece sarı saçlarını ve değiştirdiği kostümlerin parıltısını görüyodum. konser başladı. öyle sandığım kadar güzel olmadı. bilindik türk sanat müziği sarkıları, her yerde dinleyebileceğiniz türden. ve çok bağıran bir orkestra ardında kalmış emel sayın. ama bu emel sayın işte, çocukluğumun kahramanı, o kadarcık halimle beni duygulandıran bakışlarımı bilmediğim uzaklara daldıran...
sonra o başladı. benim şarkım. yağdır mevlam su. yüzümde kocaman bir gülümseme ve yanaklarımdan süzülen yaşlarla, 24 sene önceki küçük kızın tüm güneşli günlerini yeniden gözlerimin önüne serdi.
iyi ki dedim, gelmişim. asla unutmayacağım 3 dakikalık sarkı 3 saatlik sıkıcı konsere deydi.
hala söylüyorum ,yağdır mevlaaam suuuuu....
01 12 2011
bir ankara kısı ve soğuğa atıf, behzat ç.
seneler önce, fakülteye kayıt yaptırmaya geldiğimde hiç sevmemiştim ankarayı. ikametleri mevcut akrabalar dolayısıyla hemen hemen her sene bir ziyaret yaptığımız ve o zamanlarda sevmekle ilgili bir kaygımın olmadığı bu şehirde arabayla dolanırken annem etrafına biraz baksana hiç mi merak etmiyosun yaşayacağın şehri demişti. hiç unutmuyorum, dizlerim kırıp bacaklarımı arka koltukta toplamış , bakışlarımı ön koltuğun başlığına sabitlemiş oturuyordum. sanki pencereden dışarı bakmayınca artık ankarada yaşama gerçeğimi reddetmiş oluyordum. kendi kendine bir kaçınma mekanizması muhtemelen. sonra yıllar geçti geçerken yalnız günler, yeni arkadaşlar, artık konusulmayan arkadaşların üstüne başka yeni arkadaşlar,aşklar, sevgililer derken alışıp gitmiştim. birinci sınıfta iki haftada bir adana otobüsüne biner 7 saati varacağım şehrin güzelliğini, evimin sıcaklığını hayal ede ede pencereden dışarıyı mutlulukla izleyerek giderdim. tabi sonraları ayda bire düştü. ama ben ankarayı yine de sevmedim. soğuğunu karanlığını uzaklığını ... 10 sene geçmş. o günlerden bu günlere. 2 yurt 3 ev ve arada 3 şehir değiştirdim. şimdi 4. evimde 6 senelik sevgilimin eşliğe terfi ettiği yeni medeni halimle ikamet ediyorum. ve behzat ç. nin dizi müziklerini dinlerken anlıyorum ki artık bu şehir , hem de en sevmediğim yönleriyle ,soğuk ve karanlık kışıyla, içimde bir yer etmiş. sevmek ? bu arada ben pilli bebeği bir kız sanıyordum . halen de bir erkek topluluğun adının pilli bebek olmasını yadsıyorum. ama şarkıları 10 numara.
30 11 2011
yeni bir başlangıç
ne zaman olmadı ki?
hayatta kocaman şeyleri gözardı edip, küçücük şeyleri gözüme sokuyorum. kendi hayatımı zorlaştırmaktan başka ne yapıyorum acaba? yıllar önce, daha küçük bir lise çocğuyken odamın duvarına kalın asetatlı kalemle kcaman yazmıstım, ''bugün kendin için ne yaptın?''. o zamanlar hayatımı sorgulayan ve yaşantımı kontrol altında tutmaya çalışan şimdiden çok daha olgun bir ruhum vardı. ya da sanıyorum. çünkü bir süre sonra o yazının yanına başka bir cümle eklendi. '' çok yaratıcı biriyim, acaip sorun yaratırım''. tam isabet. şimdi dönüp bakıyorum gerçekten de o zaman kendime 15 yıllık bir zaman sürecinde özetleyen bir cümle kurmuşum. itiraf edip gözümün önüne de koymusum. ama nafile. neye yaradı? hala aynıyım. tek farkla artık kendini sorgulayan, ya da sorgulma fikrini bile taşımayan birine dönüştüm. yıllar mı bu süreçte insanın kendiyle olan ilgisini kaybetmesine sebep oluyor? bilmiyorum. içi boş bir teneke kutusu gibi yuvarlanarak ilerliyorum. ve meyil bellli ki aşağı doğru.
insanın kendini geliştirmesi, içinde olan alaca renlerin uçlarını birer birer bulup çekmesi, kaosunu düzeltmesi... bir nevi ruhunu ütülemesi lazım.kıskançlık, korku,tembellik gibi hayatımızı farkettirmeden zora sokan alıştığımız hallerimizi farkedip üstüne gitmesi lazım. yeni kararlar alması, bazılarından vazgeçmesi ve bunu durmadan yapması lazım. ben? hiç birini yapmıyorum. mesela aylık nöbet listesi tüm enerjimi düşürebilen bir şey. halbuki gerçek olan bir şey bu asistanlık bitmeden ya da bir kaç yıl geçmeden bu durumun değişmeyeceği. ha bir eksik ha bir fazla. elden ne gelir ki?ya da kıdemlimin kim olduğu, senle nöbet tutmak istemiyorum demeyi gözüm kesmiyor da.
aslında...dün kötü bi şey oldu. ben çok sevdiğim biriyle çok sevdiğim başka biri yüzünden kavga ettim. hem de kötü bir kavga. öyle ki şiddetinden korkup ağlamaya başladım. gülme bana, kızlar işte dediğini duyar gibiyim. yok ama bir kıza yakışmayacak şeyler söyledim. bazen nadir de olsa kontrolümü tamamen kaybediyorum. ama bunu tabii ki ve herkes gibi nazımın geçtiği yani beni seven insanlara yapıyorum.biliyorum yanlış yapıyorum.hadi dün döndük ucundan ama ya başka bir gü geri dönüşsü bir yola girersem? olası yani. ben bu pervasız halde oldukça.
kendimle konusmayı, sonra yazmayı,enstrumanlarımı çalmayı hepsini bıraktım. ve yalnızım. içimdekileri dökebileceğim bir arkadaşımın olmadığını biliyorum. hani herşeyim paylaştığım türde biri. yoksa arkadaşlarım var, çok sevdiğim, sevildiğimi bildiğim ve güvendiğim. ama.. hani paylaşılan sırdaşlığın birbirini ayna kadar yansıttığı türden bir dostluk.eskiden vardı böyle biri. biliyorsun pınar. yıllarımı dakika dakika neredeyse birlikte yaşadığım. ruhumun düğümlerini ona anlatırken yavaş yavaş açardım. ben bulamazsam ipin ucunu o gösterirdi. hani caın sıkılınca ilk aradığın... ama şimdi yok. artık kendimle ilgili hiç bi şeyanlattığım kimse yok. annem,babam,eşim... epsi ruhumdan kısım kısım biliyorlar. belki büyümenin doğası budur ne dersin? 28 yaş...
kendime yabancı,yaşıma yabancıyım. sebebi? çünkü yaşadığım hayatı reddediyorum. evlendim ama yastığımın yanına pelus ayımıotrutup öyle uyuyorum. sanırım kabullenemediğim için de zaman bana sırtçeviriyor.
şimdi hayatıın en büyük bahanesi, ertelediğim her şeyin.. asistanlık ve nöbetler. peki asistanlı btiiğinde yani 2,5 sene sonra? o zaman da belki birçocuk? obüyüdükten sonra, ki o kadar yaşayacak mıyım? meçhul... geriye akıgiden bir ömür...
allahım yine o onulmaz melankolim hayır daha da kötüsü umutsuzluğum... melankolinin kendine has bir keyfiyeti vardır ya halbuki benimkisi gerçek birboşluk.
senle konusmayalı,kendimle konusmayalı uzun zaman olmuştu. iyi geldi. bu blog bana bir zamanlar bir yazarlık deneme çabasıydı. belki biraz etiket ve beğenilme arzusu. sonra babamla konustuğum bir sır kutusu oldu. sonra, yazmaktan yoruldu. ama şimdi, artık kendi kendimizeyiz. zaman bu arada beni takibeden bir kaç kişiyi de aldı götürdü. kimi bloglarını kapadı kimi takipsizlik kararı verdi. artık kendimi daha cesur anlatabileem sana. çünkü ne yakın arkadaşlarım ne sevgilim kimse dokunmuyor mahremimize.
sence yapabilir miyim?
yeni bir başlangıç...
hayatta kocaman şeyleri gözardı edip, küçücük şeyleri gözüme sokuyorum. kendi hayatımı zorlaştırmaktan başka ne yapıyorum acaba? yıllar önce, daha küçük bir lise çocğuyken odamın duvarına kalın asetatlı kalemle kcaman yazmıstım, ''bugün kendin için ne yaptın?''. o zamanlar hayatımı sorgulayan ve yaşantımı kontrol altında tutmaya çalışan şimdiden çok daha olgun bir ruhum vardı. ya da sanıyorum. çünkü bir süre sonra o yazının yanına başka bir cümle eklendi. '' çok yaratıcı biriyim, acaip sorun yaratırım''. tam isabet. şimdi dönüp bakıyorum gerçekten de o zaman kendime 15 yıllık bir zaman sürecinde özetleyen bir cümle kurmuşum. itiraf edip gözümün önüne de koymusum. ama nafile. neye yaradı? hala aynıyım. tek farkla artık kendini sorgulayan, ya da sorgulma fikrini bile taşımayan birine dönüştüm. yıllar mı bu süreçte insanın kendiyle olan ilgisini kaybetmesine sebep oluyor? bilmiyorum. içi boş bir teneke kutusu gibi yuvarlanarak ilerliyorum. ve meyil bellli ki aşağı doğru.
insanın kendini geliştirmesi, içinde olan alaca renlerin uçlarını birer birer bulup çekmesi, kaosunu düzeltmesi... bir nevi ruhunu ütülemesi lazım.kıskançlık, korku,tembellik gibi hayatımızı farkettirmeden zora sokan alıştığımız hallerimizi farkedip üstüne gitmesi lazım. yeni kararlar alması, bazılarından vazgeçmesi ve bunu durmadan yapması lazım. ben? hiç birini yapmıyorum. mesela aylık nöbet listesi tüm enerjimi düşürebilen bir şey. halbuki gerçek olan bir şey bu asistanlık bitmeden ya da bir kaç yıl geçmeden bu durumun değişmeyeceği. ha bir eksik ha bir fazla. elden ne gelir ki?ya da kıdemlimin kim olduğu, senle nöbet tutmak istemiyorum demeyi gözüm kesmiyor da.
aslında...dün kötü bi şey oldu. ben çok sevdiğim biriyle çok sevdiğim başka biri yüzünden kavga ettim. hem de kötü bir kavga. öyle ki şiddetinden korkup ağlamaya başladım. gülme bana, kızlar işte dediğini duyar gibiyim. yok ama bir kıza yakışmayacak şeyler söyledim. bazen nadir de olsa kontrolümü tamamen kaybediyorum. ama bunu tabii ki ve herkes gibi nazımın geçtiği yani beni seven insanlara yapıyorum.biliyorum yanlış yapıyorum.hadi dün döndük ucundan ama ya başka bir gü geri dönüşsü bir yola girersem? olası yani. ben bu pervasız halde oldukça.
kendimle konusmayı, sonra yazmayı,enstrumanlarımı çalmayı hepsini bıraktım. ve yalnızım. içimdekileri dökebileceğim bir arkadaşımın olmadığını biliyorum. hani herşeyim paylaştığım türde biri. yoksa arkadaşlarım var, çok sevdiğim, sevildiğimi bildiğim ve güvendiğim. ama.. hani paylaşılan sırdaşlığın birbirini ayna kadar yansıttığı türden bir dostluk.eskiden vardı böyle biri. biliyorsun pınar. yıllarımı dakika dakika neredeyse birlikte yaşadığım. ruhumun düğümlerini ona anlatırken yavaş yavaş açardım. ben bulamazsam ipin ucunu o gösterirdi. hani caın sıkılınca ilk aradığın... ama şimdi yok. artık kendimle ilgili hiç bi şeyanlattığım kimse yok. annem,babam,eşim... epsi ruhumdan kısım kısım biliyorlar. belki büyümenin doğası budur ne dersin? 28 yaş...
kendime yabancı,yaşıma yabancıyım. sebebi? çünkü yaşadığım hayatı reddediyorum. evlendim ama yastığımın yanına pelus ayımıotrutup öyle uyuyorum. sanırım kabullenemediğim için de zaman bana sırtçeviriyor.
şimdi hayatıın en büyük bahanesi, ertelediğim her şeyin.. asistanlık ve nöbetler. peki asistanlı btiiğinde yani 2,5 sene sonra? o zaman da belki birçocuk? obüyüdükten sonra, ki o kadar yaşayacak mıyım? meçhul... geriye akıgiden bir ömür...
allahım yine o onulmaz melankolim hayır daha da kötüsü umutsuzluğum... melankolinin kendine has bir keyfiyeti vardır ya halbuki benimkisi gerçek birboşluk.
senle konusmayalı,kendimle konusmayalı uzun zaman olmuştu. iyi geldi. bu blog bana bir zamanlar bir yazarlık deneme çabasıydı. belki biraz etiket ve beğenilme arzusu. sonra babamla konustuğum bir sır kutusu oldu. sonra, yazmaktan yoruldu. ama şimdi, artık kendi kendimizeyiz. zaman bu arada beni takibeden bir kaç kişiyi de aldı götürdü. kimi bloglarını kapadı kimi takipsizlik kararı verdi. artık kendimi daha cesur anlatabileem sana. çünkü ne yakın arkadaşlarım ne sevgilim kimse dokunmuyor mahremimize.
sence yapabilir miyim?
yeni bir başlangıç...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)